Kimi zaman çocukluğum geliyor aklıma, o sâfiyane duygularım ve heyecanımın sadece bir anını yaşamak için eski düşlerimde kayboluyorum.

Fakat şimdi hislerimin yok olduğunu ve hiçliğe doğru adım attığımı görüyorum.

Orta okuldayken, liselileri, lisedeyken, üniversitelilere gıpta ederdim. Her birini yaşadıkça, yaşlanıyorum. Ruhumun gün geçtikçe öldüğünü, öldükçe yeniden doğduğunu görüyorum.

Buna tam olarak ne diyorlar bilmiyorum. Kimileri, olgunluk, tecrübe yahut melankoli diyebilir. Ben bunlara katılmıyorum. Çünkü melankoli ise neden gülüyorum, olgunluksa neden ağlıyorum, tecrübeyse neden hâlâ hata yapıyorum ki? Biliyorum, biliyorum dostlar. Bu soruların cevapları basit, hatta siz, bu suallerin yanıtlarını verdiniz bile, fakat öleceğimizi bile bile yaşıyorsak ve her şeyin farkındaysak neden hâlâ hata yapıyoruz? Susmamız gereken yerde konuşuyorsak, doğruya adım atmamız gereken yerde yanlış olana yöneliyorsak, bu yazıyı okurken neden beni kendi ahlak yasanıza göre yargılıyorsunuz? Siz de benim gibi değil misiniz?

Ben bunun adına “Hiçlik” diyorum. Sanmayın ki duyarsızım, hayır, aksine her şeyin farkındayım:
“Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.”

Belki bunun tam aksi bile olabilir. Anladığımdan bahsederken belki de o yola hiç başlamamış bile olabilirim, ama sorarım size:
“Her şeyi anlayan bir adam kendine nasıl saygı duyar?”

Hem şöyle bir durum da var:
“Baylar, kendimi herkesten akıllı saymamın tek nedeni, bitirmek şöyledursun, yaşamım boyunca hiçbir şeye başlamamış olmamdır.”

bu yaptığım alıntıların herkesden kendimi üstün gördüğüm ve narsist olduğum için paylaştığımı düşünüyor olabilirsiniz. Fakat bu alıntıların tamamı ironiden ibaretti. Hatta diğer(?) insanların basit görüşlerine o kadar imreniyorum ki;
“İçlerinden geldiği gibi davranan insanlar, işadamları dar kafalı oldukları için, kafaları çalışmadığı için iş becerirler. Bunu size şöyle açıklayacağım: Bu tür insanlar dar görüşlü olmalarından ötürü, önlerine çıkan ilk sebepleri ikinci dereceden de olsa ana sebep sanırlar. Davranışlarına sağlam bir dayanak bulduklarına herkesten çabuk ve kolay inandıklarından dolayı da içleri rahattır.”

Hem,
“Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık.”

Çoğaldıkça hissizleşmedik mi?

Etrafımdaki insanların sürekli bir şeylerin/arzuların peşinden koşarken görüyorum. Bu tür insanların arzularının ihtirasa dönüştüklerini gördükçe, aklıma tavşan kaç tazı kovala hikayesi geliyor.
“Gelgeç gönüllü, tutarsız bir yaratık olan insanoğlu ise, belki de satranç oyuncuları gibi hedefi değil, hedefe giden yolu sever. Kim bilir, belki insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle yaşamın kendisidir.”

Dostoyevski eğer bu günlere tanıklık etseydi 19. yy yazdıklarından utanırdı diye düşünüyorum. Çünkü artık, insanların hedeflerine hangi amaçla yöneldiklerinin tam anlamıyla bir cevabı yok.