vaveyla
vaveyla

VAVEYLÂ

(Çığlık)

–“kendisiyle tanışamaması herkes yüzünden değil, herkesleşme yüzündendi.”

Sarı saçlı ve alnı açıktı, burnu düzgün ama çene yapısını bir türlü beğenmiyordu. Sivilcesi de o kadar çok yoktu, her insan gibi o da pireyi deve yapıyordu. Değişik bir karakter yapısı vardı, kafası karışık olmasına rağmen, dışarıdan bir insanın bakmasıyla anlaşılabileceği bir şey değildi. Eğlenceli olmasıyla birlikte herkesle muhabbet edebilen ve daima gülümseyen bir insandı. Fakat her şeyi içinde yaşıyor, ne zaman kendini anlatmaya kalksa eksiklikler hissediyordu cümlelerinde, sanki kelimeler yetmiyordu onu anlatmaya, ya da insanlar anlamıyordu. İşte tam bu çelişkilerin içindeyken kendini hor görüyor, hatta sırf bu yüzden kendine hakaretler bile savuruyordu. Bazen bunu kendi içinde karnı kasılasıya kadar bazen de lavabodaki suyu açıp sessizce kimsenin duyamayacağı şekilde bağırarak dile getiriyordu. Fakat kendi içi sesiyle öyle güzel sohbetler ediyordu ki görmeniz lazım, kimi zaman atışsa da içindeki -O- ile sonunda orta yolu buluyorlardı. Şizofren veya deli değildi, sadece -O- ya kendini anlatmaya gerek duymuyordu o kadar. Çünkü O, (o)ydu…

Fakat kimdi bu? Kız ya da erkek mi? Fark eder mi gerçekten kim olduğu, düşüncelerin içinde bu denli kaybolmuşken? Sokaktaki herhangi biri de olabilirdi. Ama kahramanımız, metrobüste yaşlılara yer veren, durakta hoş sohbet edebileceğimiz, yazın hayvanların su içmesi için kapısının önüne bir tas su koyan, yolda yürürken emekçi insanlara gülümseyerek, “Kolay gelsin!” diyen, karşısındakiyle konuşurken tebessüm edip, adeta İstanbul’un en nezih insanlarındanmış gibi kibarlaştıkça kibarlaşan biriydi, ama özeldi de. Çünkü o öyle düşünüyordu, fark edilmeyi bekliyordu adeta. Bu sosyal medyaya gönderdiği bir fotoğrafın altına yapılan güzel yorum da olabilirdi veya karşısındaki bir insanın onun görüntüsündeki –kendince- güzelliğini fark etmesi de olabilirdi. Aslında çokta iyi bir görünümü yoktu ama kötü bir görünüme de sahip değildi. Bildiğiniz gibi sadece balık etliydi, albenisi vardı ama bunu iç sesinden değil de başkalarından duymak istiyordu. Kendinden sıkılmıştı artık, insanlara “bende buradayım!” diyebilmek için düşlere dalmıştı. Fakat sadece düşünmekle yetinmiş bir şey bulamamıştı.

 

Karakterimizin bir de kötü alışkanlığı vardı. Sıkıntılardan, düşüncelerden, aslında her şeyden kaçmak için eli hemen telefonuna gidiyordu. Bir tür vakit geçirmekti bu onun için (ölü bir vakit) ama bu bir nevi -kaçmaktı- aslında. Evet, evet gerçekten kaçmaktı bu. “Kaçmak” istediği zaman eli hemen telefonuna gidiyor, kilidi açıyor ve hemen sosyal medyada geziniyordu. Düşünmek istemiyordu, şu anı, geçmişi, geleceği… Sorular bitmiyordu onun için. Yığınla biriken sorular, sorular ve sorular. Çoğu gereksizdi bu soruların lakin bunu kabullenmek istemiyordu.

Eli piyasaya yeni çıkmış bin bir taksitle aldığı ve görmekten mutlu olduğu telefonuna yöneldi, çünkü piyasada sadece az bir insanın sahip olabileceği bir ayrıcalıktı, bu yüzden de telefonuna baktıkça kendini özel hissediyordu. Fakat onun gözünde artık telefonun gittikçe marjinal faydası azalıyordu. Ne kadar (yeni) olsa da gözünün önünde dura dura alışmıştı artık. Ama ne zaman küçük çocuklar yanına gelse ve “Vay canına! bu telefon, o telefon mu?” diye ağzı açık bir şekilde baka kalsalar, kambur olan sırtı bir anda dikleşiyor ve suratında hafiften havalı bir gülümseme beliriyordu. –hani ünlü oyuncuların yaptığı gibi…- çünkü o ünlü oyuncular gibi gülümseyince, onlar gibi olacağını ve insanların içinden, “ne kadar da havalı birisi” diyeceğini zannediyordu. –yanılıyordu- Kilidi açtıktan sonra İnstagram’a girdi, o ara aklında fikir üretmeye devam ederken parmaklarıyla insanların profillerinde geziniyordu. Fotoğraflarına ve hikâyelerine baktıkça imreniyor ve kıskançlık krizine giriyordu. Aklını fikir bulmaya zorluyor ama bir türlü beceremiyordu, beyni yoğun ama boş düşüncelerden o kadar çok ağrımıştı ki, adeta başı çatlayacak hale gelmişti. Bu yoğun baş ağrısı ise sadece dakikalar içerisinde oluşmuştu… Bu sefer İnstagram’ın keşfet bölümüne tıkladı, komik videolara, oradan asker videolarına, sonra birkaç dizi oyuncusunun fotoğraflarına, oradan da instagramdaki kısa bilgilere rast geldi, dini konular hakkında birkaç gönderiyi okuduktan sonra da maneviyatını pekiştirdi(!) Azıcıkta felsefi gönderilere maruz kaldı ama bir türlü anlayamadı. Tam telefonu kapatıp kendine odaklanacaktı ki, aklı bu kadar gereksiz bilgiye maruz kaldığı için kendini düşünecek vakti kalmamış ve başka hülyalara dalıp gitmişti…

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here