Edebiyat tarihi deyince, ikisini de merkeze alacak bir soru sormak isteriz. Son devirde tarih sahasında yazılan romanlar niçin bu kadar arttı ve bu kadar ilgi görüyor?

Demek ki bir problem var. Yaşadıklarımız, geçmişimizle ilgilenmeyi gerektiriyor galiba. Bu ilginin bir çeşit kimlik probleminin yaşandığına delalet ettiği de söylenebilir. Yani insanlar ayaklarının altındaki zemini kontrol etmek ihtiyacını hissediyorlar. Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz? Geçmişinde neler oldu? Biz ciddi sosyal ve kültür kırılmaları ve bunlara bağlı travmalar yaşadığımız için yeni nesiller sanki hiç tarihi olmayan bir toplumdan gelmişler gibi… Son derece köksüz nesiller yetişiyor. Zamanla herhalde bunun farkına varıyorlar, köksüzlüklerinin sebebini merak etmeye başlıyorlar. Bu merakı tatmin edecek birtakım çalışmalar yapılıyor. Bazen sinema filmi, televizyon dizisi, tarihî roman şeklinde mevcut açlığı gidermeye çalışan yazarlar ortaya çıkıyor. Tabi bu yazarların çoğu genellikle ucuz işler yapıyorlar.

Yani sosyal olarak insanlar buna ihtiyaç duyuyorlar diyorsunuz.

Evet, bir ihtiyaç, bir açlık var tarih konusunda… Kimse ciddi tarih kitapları okumuyor, o zahmete katlanmıyor. Tarihi romanlardan, televizyon dizilerinden öğrenmek daha kolay ve cazip geliyor. Birileri de bu ihtiyaca cevap veriyorlar. Ama tarihi roman yazmak öyle kolay iş değil. Hem yazı tecrübesine sahip olmak, hem de tarihi çok iyi bilmek, kaynaklara hâkim olmak gerekir.

Bir iki şey okuyup uyduruk roman yazanlar ki, hem bizde, hem Batı’da… Bu isin bezirgânları var, oturup yazıveriyorlar.

Peki, tarihi romanların değerlendirilmesi ve tenkidi sizce yeterli mi?

Hayır! Tarihi roman değil, hiçbir alanda ciddi manada bir tenkit yok. Türkiye’de tenkitçilik yaparak hayatınızı idame etmek çok zor. Çünkü bu kişilerin mutlaka başka isleri vardır. Vakit buldukça da tenkitçilik yapıyorlardır. Dedim ya, bir yılda yüzden fazla roman çıkıyor. İşiniz sırf roman tenkidi bile olsa, o kadar roman okuyup değerlendiremezsiniz. Ayrıca edebiyatta bunu yapabilmek için çok donanımlı olmak gerekir. Gerekli şartlar oluşmadığı için bu mesele Türkiye’de profesyonel hâle gelemiyor. Kitap tenkidi yapanların çoğu, yan iş olarak arada sırada roman eleştirisi yazıyor. Sözün kısası, tenkitçilik Türkiye’de profesyonelce yapılan bir iş değil. Dolayısıyla ciddi manada eleştiri yok. Yazılanların çoğu da zaten tanıtma mahiyetinde yazılar. Ama tanıtma yazıları da önemli.

Yani kaliteli üretim için o kültürün, tenkit kültürünün hakkının verilerek yapılmasının da bir payı yok mu?

Eğer ciddi manada bir tenkit ortamı ve ciddi eleştirmenler olsa, belki de sözünü ettiğimiz ucuz romanlar bu kadar rahatça piyasayı işgal edemezlerdi. Yani hakikaten bir başıboşluk var. Bir de artık yazdığınız şeyi neşretmek de kolay.

İcabında parasını veriyorsunuz, cazip bir başlık ve kapak ile basıyorlar…

Tabi, parasını veriyorsunuz basıyorlar. Yani mutlaka bir ortam buluyorsunuz. Dijital ortam, şu, bu… Yazdığınız her şeyi, dünyanın en saçma şeyi bile olsa yayınlayacak bir yer buluyorsunuz. Bu da “Nasıl olsa yayınlıyorum…”, “Nasıl olsa çıkıyor yazdıklarım…” diye insanları emek sarf etmek konusunda “Niye bu kadar sarf edeyim ki?”, “Niye zamanımı bu kadar harcayayım ki? duygusuna yöneltiyor. İnsanlar emek vermeden yazdıkları her şeyi yayınlayabiliyor.

Kitap adı: Tecrübe Eskimez

Röportaj yapılan isim: Beşir Ayvazoğlu

Not: Bu yazıdaki her şey alıntıdır. Kendi düşüncemi ifade etmemiş olup, sadece kitaplardaki ilginç gördüğüm yerleri paylaşıyorum.

Keyifli okumalar.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here