Akşam üzeri yorgunluğun vücudumun her zerresini esir aldığı ve hafta boyunca insanlarla girmiş olduğum münasebetler neticesinde kısa süreli de olsa münzevi bir zaman geçirmek için uzandığım kanapeme ne yazık ki tam keyfim yerinde ve huzura kavuşmuşken enerji fazlalığından dolayı yerinde duramayan arkadaşlarımın dışarı çıkıp yemek yiyip sonrasında sohbet etmek için -ki bu onlar için inanılmaz bir aktivite…- naz ve niyazlarıyla birlikte ayrılmak durumunda kaldığım biricik kanapemden yemek için gittiğimiz restorantın kapısına kadar hem yorgun hem de isteksizdim. Restoranta vardığımızda kapıdan içeriye omuzlarım aşağıda ve ayaklarımın geri geri gitmesine rağmen diğer davetlilerinde bulunduğu masaya oturmak durumunda kaldım. Masamız birkaç dakika içerisinde insanların şen şakrak gülüşleriyle neşe dolarken çok sakin bir şekilde çevremdekilerin hareketlerini dikkatlice inceliyordum.

Takribi 80 yıl ki bu 701.265,022 saate tekabül eden insanoğlunun ömrünün sırf arkadaş yahut toplum içerisinde popülerite yahut kabul görmek için yaptığı sözde sohbet ve anlamsız hareketleriyle heba edilen zamana kendimce alay ediyor ve onlara acıyordum. Tabii bu düşünce buhranlarıyla birlikte egomu tatmin ederken iç seslerimden bir diğerinin de eleştiri oklarının hedefi olmuştum. Bu öz eleştirinin sonucunda hafife alıp, hakir gördüğüm insanlar kafilesine ben de katılıyordum. Çünkü bakıldığında ne kadar etrafımdaki insanların hareketlerini hakir görsemde, onların burada gerçekleştirdikleri sahteliklerin bir benzerini bende başka bir mekanda başka bir zaman diliminde yapıyordum. Son olarak burada karşıma iki soru çıkıyordu; hangisi daha acı?

– Karşımdaki insanları fütursuzca eleştirmem mi, yoksa bunun farkında olmayıp benim de aynı sahteliğe sahip olmam mı?