O güne kadar içinde yaşayanlardan başka pek fazla kişi, ismini dahi bilmiyordu. Savaşın sadece bir cephesinin geçtiği Plevne kasabası, 93 Harbi’nden sonra daha çok bilinir oldu. Plevne’nin dünya çapında bir üne kavuşmasında en büyük sebep, hiç şüphesiz ki Osman Paşa’nın şanlı Plevne müdafaasıydı. Dünya, bu küçük kasabada olup bitenlere dikkat kesilmiş, oradan gelecek herhangi bir haberi merakla bekliyordu…                           
PLEVNE’DEN ÇIKIŞ DR .MAHIR ASLAN

 

Plevne’de olup biteni anlamamız için şüphesiz ki en önemli kaynaklar, tarafların ve üçüncü ülkelerin bize naklettikleri yazılı kaynaklardır. Bu açıdan bakıldığında, Plevne’de Osman Paşa’nın müdafaasına takılan Rus karargâhının, özellikle Çar II. Aleksandr ve maiyetinin bu durum karşısındaki tutum, davranış ve konuşmalarını bize aktaran önemli kaynaklardan bir tanesi de o günkü Rusya savunma bakanı Dmitriy Milyutin’in savaşın en başından beri tuttuğu günlüğüdür. Dört ciltten meydana gelen günlüklerin özellikle ikinci cildi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na ayrılmıştır. 1947 1954 tarihlerinde Rusya’da yayımlanan günlükler, ülkemizde ise henüz herhangi bir çalışmada kullanılmamıştır. Dört safhada meydana gelen Plevne Müdafaası’nın ilk üç aşaması ve özellikle Rus karargâhındaki yansımaları, bu günlükten takip edilmiştir.

Plevne Müdafaası tüm dünya tarafından takip edildiği için, bu cepheye dair birçok orijinal bilgiye üçüncü ülkelerin gazetelerinde de rastlayabiliyoruz. Savaşa Rusya tarafında katılan Daily News muhabirinin aktardıkları da bir o kadar ilginç ve orijinal bilgilerdir. Plevne Müdafaası’nın özellikle dördüncü aşaması yani huruç harekâtı ve hemen sonrasını aktaran muhabirin dikkatli gözlemleri, Osman Paşa ile Rus generali arasındaki ilk temas, Rus subaylarının Osman Paşa ve Türk kurmay heyetine hayranlıkları, birinci ağızdan Türk basınında ilk kez bu makale ile okuyucuya ulaşacak.

Rumi takvime göre 1293 yılına rastladığı için 93 Harbi olarak bilinen bu savaş, daha önce meydana gelen Osmanlı-Rus savaşları gibi Tuna’da ve Doğu Anadolu’da olmak üzere iki cephede cereyan etti. 19. yüzyıl dünya ve Osmanlı tarihinin en önemli direniş mücadelelerinden bir tanesini teşkil eden Plevne Müdafaası da 93 Harbi’nin Tuna cephesinde, bugün Bulgaristan’ın kuzeyinde yer alan Plevne önlerinde, kendilerinden çok üstün Rus-Rumen ordularına karşı Gazi Osman Paşa kumandasındaki bir kolordu tarafından gerçekleştirilmiştir.

Osman Paşa Cepheye Geliyor

Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiğinde Gazi Osman Paşa, Sırp ve Rumenlerin muhtemel hareketlerine mani olmak için Vidin’de, Tuna Cephesi Başkumandanı Serdâr-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın emrinde bulunmaktaydı. Rusların Tuna’yı hiçbir ciddi mukavemet görmeden geçmeleri üzerine Osman Paşa 1 Temmuz sabahı, 25 bin kişilik bir kuvvetle Balkanlar’a doğru sarkmakta olan Rusların önüne bir set çekmek ve Niğbolu Kalesi’ni kurtarmak üzere harekete geçmişti. Fakat Niğbolu’ya yaklaştığında Serdâr-ı Ekrem Abdülkerim Paşa, acilen Plevne’ye yetişmesi için emir gönderince, Osman Paşa Plevne’ye yöneldi. 7 Temmuz 1877 günü öğleden sonra,


Savaşın Arka planı Rusya 1856 Paris Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’ne karşı takip ettiği Panslavizm (Slav Birliği) siyasetiyle Balkanlar’daki Slav ahali üzerindeki faaliyetlerini artırmıştı. 1870 yılında Fransa’nın Almanya karşısında yenilmesinden sonra Avrupa’daki yeni dengeden faydalanan Rusya, Paris Antlaşması’nın kendisiyle ilgili hükümlerinden kurtulmayı başardı ve Osmanlı Devleti aleyhine aktif bir politika izlemeye başladı. İlk iş olarak, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi anlamına gelen Şark Meselesi’ni halletmek (!) üzere, desteklediği ve silah yardımında bulunduğu Balkan milletlerini isyana teşvik etti. Sonra da azmettiricisi olduğu Hersek ve Bulgar isyanlarını istismar ederek Bâb-ı Âli’yi Avrupa siyasetinde yalnız bırakmak için yoğun bir faaliyete girişti. Diğer taraftan Avrupa umumî efkârı da zaten Osmanlı Devleti’ne karşı bir infial içinde bulunuyordu. Rusya’nın tahrikleri neticesinde İngilizler de buna katılınca Osmanlı Devleti, sözde Bulgar katliamı iddialarının faili olarak Avrupa siyaset sahnesinde yalnızlığa itildi. Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü bu yalnızlığı iyi bir fırsat olarak değerlendiren Rusya, bir taraftan savaş hazırlıklarını hızlandırırken diğer taraftan da kesin gözüyle baktığı Osmanlı-Rus Harbi için Avusturya’nın tarafsızlığını sağladı.

Bu arada ilgili devletler, Osmanlı’ya karşı takip edilecek siyaseti tespit için Londra’da toplanarak 31 Mart 1877 tarihinde Londra Protokolü’nü imzalamışlardı. Ancak, İstanbul Konferansı’ndan pek farklı olmayan bu protokolün kararları da savaşa girmek pahasına bile olsa, Bâb-ı Âli tarafından reddedildi.

Londra Protokolü’nün Bâb-ı Âli tarafından reddedilmesi, harp ilânı için sömürülecek bir bahane idi. Nitekim öyle de oldu. Rusya, bu hadiseden bir gün sonra genel seferberlik ilân etti. Prens Korçakof, 19 Nisan 1877’de Rusya’nın Bâb-ı Âli’ye karşı harp kararını bir beyanname ile Avrupa’ya bildirdi. Söz konusu beyannamede harp sebepleri şöyle gösterilmişti: “Bâb-ı Âli, Avrupa’nın nasihatlerine saygı göstermemiştir. Hıristiyanların durumunu düzeltmek hususunda kendisine tavsiye edilmiş olan tedbirleri yerine getireceğine dair artık kendisine emniyet ve itimat gösterilemez. Balkanlar’daki devamlı kargaşalık, güvenliği bozmuş ve Rusya’nın menfaatlerini sarsmıştır. Bu sebeple Rusya, Avrupa tarafından da takdir edileceğine emin olarak Bâb-ı Âli’ye karşı harp açmıştır.”

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı olarak da bilinen 93 Harbi’nin hem Tuna Cephesi’nde hem de Kafkasya Cephesi’nde Osmanlı Devleti yenilgiye uğradı. Bu savaş, büyük bir toprak kaybına sebep olduğu gibi Rus orduları İstanbul’un eşiğine (Yeşilköy) kadar ilerleyerek Osmanlı Devleti’nin varlığını tehdit eder duruma gelmişti.

Yapılan çeşitli antlaşmalar ile sulh sağlanmış ancak bu Osmanlı Devleti’ne pahalıya mal olmuştur. Ayrıca bu savaş yüzünden Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya ödemek zorunda kaldığı 802.500.000 franklık harp tazminatı, devlet için önemli bir maddî külfet olurken Ayastefanos Antlaşması’nın ağır hükümlerinden kurtulmak için İngiltere’nin yardımını sağlamak maksadıyla Kıbrıs’ın idaresi İngiltere’ye bırakılmıştır.


 

Vidin’den 20 bin kişiyle gelmiş olan Osman Paşa ile Rus ordusu arasında Plevne’deki ilk çarpışma yaşanacaktı.

Bu ilk mücadelede, Osman Paşa’nın emrindeki birliklerin yedi gün boyunca yol yürümekten bitkin hâle gelmesine ve Plevne’nin gerekli savunma tertibatına sahip olmamasına rağmen Rusların şiddetli bir şekilde gelişen taarruzları geri püskürtülmüş ve onlara büyük kayıplar verdirilmişti. Üstelik Rus birlikleri, daha önce elde etmiş oldukları yerlerin gerisine çekilmek zorunda kalmışlardı. 7 Temmuz’u 8 Temmuz’a bağlayan gece, destek birliklerinin gelmesiyle daha da güçlenen Ruslar, 8 Temmuz 1877 tarihinde sabahın erken saatlerinde yeniden taarruza geçtilerse de Osmanlı topçusunun atışları ve piyadelerinin kararlı mücadelesi, Ruslara büyük kayıplar verdirdi ve onları geri çekilmeye mecbur etti. Rus ordularının Osman Paşa ile bu ilk karşılaşmasının beklenenden ağır sonuçları, Rus karargâhında da dikkatlerden kaçmadı. Rus savunma bakanı Dmitriy Milyutin cepheden gelen haberleri şöyle değerlendiriyordu: “Öncü birliklerimiz Plevne’de bir talihsizlik yaşadı ve büyük kayıp verdi… Meğer Plevne’deki talihsizlik, düşündüğümüzden çok daha ciddiymiş. Kayıplar 2800 kişiye ulaşırken bazı birlikler tamamen dağılmış. Kostromskoy bütün yaralılarını kaybetmiş, Krinder ise şimdi Plevne’de 50 bin Türk’ün olduğunu düşünüyor. Takviye için 4. Kolordu’dan tüm 30. Tümen, 11. Kolordu’dan da 1. Tugay görevlendirildi…” O tarihe kadar kan dökmeden elde ettikleri kolay başarılar ile âdeta sarhoş olan ve hep öyle “askerî gezinti”lerle seferi bitireceklerine emin olan Rusların işte bu müthiş sille üzerine ayılıp akıllarını başlarına aldıkları ve içlerindeki eski Türk korkusunun yeniden uyanmaya başladığı, Batılı kaynaklarca bile itiraf edilir.

Osmanlı Tokadı Düşmanı Sarsıyor

Osmanlı askerlerinin Plevne’ye gelişini müteakip vuku bulan muharebeler, Rus ordusuna dehşet, dünyaya ise hayret vermişti. Bundan dolayı Rus çarı, askerlik şerefini kurtarmak için Plevne’de zafere ulaşmadan geri dönmemeye yemin etmişti. Ziştovi’ye geçirdiği ordusunun, Osmanpazarı, Tırnova ve Niğbolu taraflarına tahsis ettiği kıtalarının yönünü Plevne’ye çevirip kendisi de Plevne’ye yakın Bogot köyünü karargâh yapmıştı. Ruslar, 10 gün zarfında savaş hazırlıklarını tamamlayıp 60 bin kişilik piyade, 3 alay süvari ve 40’tan fazla top ile Osman Paşa’nın 58 topa sahip 33 bin mevcutlu ordusuna karşı Temmuz ayının 18. günü sabah erkenden büyük bir taarruza kalktılar. Böylece Plevne savunmasının iki gün sürecek olan ikinci safhası da başlamış oldu. Rus bataryalarının ilk günkü atışları hava kararana kadar devam etti. Ertesi gün ise topçu atışlarının desteğinde Rus piyadelerinin şiddetli taarruzları görüldü. Böyle bir taarruzu bekleyen Osman Paşa gerekli hazırlıkları yapmış olduğundan Ruslar başarılı bir şekilde geri püskürtülmüş ve her iki taraf büyük kayıplar vermiştir. Rusların ölen asker sayısı 8 bini, yaralı asker sayısı ise 14 bini geçerken Osmanlı ordusunun asker kaybı 1200 civarındaydı. Osman Paşa’nın zafer haberi İstanbul’da büyük bir coşku ile karşılandı. Bu başarı üzerine Osman Paşa, birinci rütbeden bir kıta Nişan-ı Osmanî ile taltif edilip Sultan İkinci Abdülhamid tarafından kendisine kabzası altın bir kılıç, bir çift dürbün ve bir çift revolver hediye edildi.


Plevne Müdafaası’nın Bel Kemiği Topçulardı

Ruslar, asker ve silah sayısı bakımından Türklerden kat kat üstün olmasına rağmen umdukları performansı gösterememişlerdi. Plevne’ye yaptıkları saldırılarda, yüksek açılı atışlar yapamayan toplar kullanıyorlardı. Bu toplarla atılan mermiler ya Plevne’nin etrafını çeviren siperlere saplanmış ya da siperlerin çok gerisine düşmüştür. Hal böyle olunca piyadenin yapacağı taarruzlar için topçu birlikleri gereken ortamı hazırlayamamıştır. Ruslardaki uzun namlulu toplara karşı Osman Paşa’nın elinde yüksek açılı atışlar yapabilen ve kısa mesafeli hedeflerde başarılı olabilen kısa namlulu toplar vardı. Dolayısıyla da açık sahada yerleştirilmiş ve hedef hâline gelmiş olan Rus batarya ve bölükleri, Türk topçuları tarafından kolay bir şekilde vurulmuştur.


Rus ordusunun, Osman Paşa ile ilkine göre daha organize ve güçlü ikinci karşılaşmasının neticesi, Rus karargâhında da merakla bekleniyordu. Rus savunma bakanı Dmitriy Milyutin, beraberinde çara vekâlet eden kardeşi Prens Nikolay ile Plevne’den gelecek haberi bekleyişlerini ve aldıkları haber karşısında yaşadıklarını şu sözlerle aktarıyordu: “Yeni meseleyi Plevne yakınlarında sabırsızlıkla bekliyorduk. Şimdiye kadar takviyelerin 9. Kolordu’ya yaklaşmasını beklemek zorunda kaldık. Nihayet bugün karşılaşma olması gerekiyor. Fakat sonucu galiba gece yahut yarın sabah öğreneceğiz…          “Düşmanın üstün gücü sayesinde tüm gün devam eden savaştan sonra General Krinder’in tekrar Bulgaren’e çekildiğini kısa bir telgraf hâlinde sabah saat onda öğrendik. Bu haber bizi şaşırttı ve üzdü. Prens bu sefer utancını gizleyemedi…”

Bugünkü harplerin müthiş silah ve teknik kuvvetleri karşısında, dünün harpleri kıymetlerini kaybetmiş gibi görünmektedir. Fakat bugünkü harplerin, beton ve çelik siperler arkasında cereyan etmekte olduğu dikkate alınırsa; dünün harplerinde toprak siperlerde ateş ve çeliğe karşı göğüs gerenlere “hakikî kahramanlar” demek, hakikatin en doğru bir ifadesidir… (Ziya Şakir, “Plevne”)

Prens, Tırnova’dan kendisine cevap veren genelkurmay başkanına telgraf çekerek, Krinder’in yönettiği ordulara kendisinin gideceğini göze aldığını ve onları yeni birlikler ile güçlendirdikten sonra taarruzu üçüncü kez tekrarlayacağını bildirdi.

Çar’ın Çaresizliği..

Ruslar, her ne pahasına olursa olsun Plevne’yi zapt etmeye karar vermiş görünüyordu. Çar, kesin bir taarruz için Rusya’dan yeni takviye kıtalar ve bu arada kendi hassa alayını da getirtti. Romanya ordularının desteğini alabilmek için Romanya prensine de bir telgraf çekti. Bu telgraf, aslında içinde bulundukları durumu özetler nitelikteydi: “İmdadımıza gel! İstediğin şartlar altında, istediğin yerde, istediğin gibi Tuna’yı geç! Fakat yardımımıza koş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık davası kaybedilmiştir.” Çar’ın bu etkili çağrısı sonuç vermiş ve 60 bin kişilik Romanya ordusunun da desteği elde edilmişti.

Rumen ordusunun katılımı ve yeni takviyelerinin gelmesiyle süvari ve piyade mevcudu 100 bini aşan Rusların 432 topu bulunuyordu. 7 Eylül sabahından 11 Eylül sabahına kadar gece gündüz süren çok şiddetli topçu ateşinin ardından 11 Eylül günü Rus ordusunun sabahtan akşama kadar devam eden umumî hücumu da başarısızlıkla sonuçlandı. Üçüncü safhadaki mücadelelerde Rusların kaybı 3 general, 350 subay ve 20 bin askeri aşarken Osmanlı ordusunun kaybı 4 bin civarındaydı. Yaşananlar karşısında moralleri asla bozulmayan ve maneviyatlarından bir şey kaybetmeyen Türk askerleri, Rus bataryalarına sadece gülüyorlardı. Gece gündüz devam eden topçu ateşinde atılan 30 bin güllenin ortaya koyduğu sonuç buydu. Verdikleri destek ile Rusların işini kolaylaştıran Rumenler yaralılarını toplayabilmek için Osman Paşa’dan ateşkes istediler. Osman Paşa’nın bu teklifi kabul etmesiyle de özel bir müfreze kurarak yaralılarını topladılar.

Ruslar bu hücumu Çar’ın doğum gününde muzaffer bir şekilde sona erdirmeyi ve onu zafer alayı ile Plevne’ye sokmayı çok arzu etmişlerdi. Çar’ın kendisi de askere moral vermek için bizzat bu hücuma katıldığı için Plevne’den gelecek haberler, kendisi ve yakınındakiler için son derece önem arz etmekteydi. Söz konusu bekleyişi ve alınan haberler karşında Çar’ın çaresizliğini, Rus karargâhında Çar ile birlikte bulunan savunma bakanı şu sözlerle nakletmekte: “…Sağ taraftan memnuniyet vermeyen haberler gelmeye başladı; ordularımızın ve Rumenlerin Griviça köyü üzerindeki baş tabyaya yönelik en ısrarlı atakları üç kez Türkler tarafından püskürtüldü. Sol tarafta General Skobelev ilk başarısını elde etti ve ileri hareket etti. Fakat 30. Tümen de aynı şekilde palankaya püskürtüldü, her iki noktada da kayıplarımız muazzamdı. Hava karardığında ve savaş dindiğinde en hüzünlü halde Radişevo’ya döndük. “Çar’a bakmak üzücüydü. Fakat bugün sabah, Rumenlerin ve 5. Tümen’in toplam gücüyle en sonunda Griviça palankasının alındığı haberi geldi. Haber içimizde yeni umutlar doğururken bizlere moral verdi. Çünkü bu palanka, anahtar mevzi sayılıyordu. Fakat tekrar mevziye döndüğümüzde… büyük kayıplardan sonra düşman mevzisine atağın devam ettirilemeyeceğini kabul ettiler… Dürbün ile uzaklara bakarak tüm gün tepede oturduk…

Ava Giden Avlanır…

“Bu sefer Türkler çıkış yapmaya başladılar, beş sefer Skobelev’in üzerine hücuma kalktılar ve altıncısında sol kanadımızı geri atmayı başardılar… Çar daima genelkurmay başkanıyla oturuyor, arada sırada karargâh komutanını yanına çağırıyordu. Ben ise daha uzaktaydım. Güç kaybı ve baş ağrısıyla içimdeki acı, hummalı bir şekilde derinleşti. Ağacın altında otların üzerine uzandım. Güneşin batmasına bir şey kalmamıştı, bir ara birisi yanıma gelerek Çar’ın beni sorduğunu söyledi. Kalktım ve kederli ve kısık sesle “Geri çekilmek lazım, Plevne’den vazgeçmek gerekiyor.” diyen Çar’ın yanına gittim. Beklenmeyen bu kararla yıldırımla vurulmuşçasına şaşırarak hararetli bir şekilde ona karşı çıktım… ‘Ne yapalım, -dedi çar- bu seferi başaramadığımızı kabul etmek gerekiyor.’ Ben de ‘Takviye kuvvetler yaklaşıyor.’ dedim. Genelkurmay başkanı buna itiraz etti, destek kuvvetlerinin henüz gelmediğini ve Plevne’de tutunabilmenin mümkün olmadığını düşünüyordu ve hararetli bir şekilde ekledi: ‘Bunun mümkün olduğunu düşünüyorsanız yönetimi alın ve rica ediyorum beni görevden azledin!’ Çar’ı daha önce böyle derin bir üzüntü içerisinde görmemiştim, hatta yüz ifadesi değişmişti.” Ruslar, 3. Plevne Muharebesi’nden sonra buranın savaş yolu ile zapt edilemeyeceğini anlamışlardı. Eylül ortalarında yalnız Plevne önlerindeki zayiatları ölü ve yaralı olarak 50 bine yaklaşmıştı. Bu sebeple kuşatma faaliyetine geçilmesine karar verildi.


“Türkler Kolay Kolay Kale Vermezler!”
Osman Paşa teslim olduktan sonra Grandük Nikola ile aralarında şöyle bir konuşma geçmişti: Grandük: “Size, teslim olmanız için bir mektup göndermiştim. Ona, niçin sert bir cevap verdiniz?” Osman Paşa: “Benim yerimde siz olsaydınız, nasıl cevap verirdiniz?” “Haklısınız. Ben de sizin yerinizde olsaydım aynı şekilde cevap yazardım. Maamafih şu ciheti de samimî bir surette itiraf edeyim ki ben, Rus ordularının başkumandanı olmakla beraber sizin askerlerinizi sevk ve idaredeki maharetinizden pek çok istifade ettim.” “Mübalağa buyuruyorsunuz ekselans.” “Namusum üzerine söylüyorum.” “Eh… Harptir bu. Yorulmadan olur mu? Belki siz de işitmişsinizdir. Türkler, kolay kolay kale vermezler.” (Ziya Şakir, “Plevne”)

İstanbul’a Döndükten Sonra…

Rus çarı tarafından Çifte Kartal Nişanı’yla da ödüllendirilen Osman Paşa, İstanbul’a döneceği zaman Sultan İkinci Abdülhamid, Serasker Müşir Rauf Paşa’yı “yâver-i ekrem”lik ve fevkalâde büyük elçilik payeleriyle Petersburg’a göndermişti. İçinde Gazi Osman Paşa’nın da bulunduğu heyetin İstanbul’a gelişi, büyük bir törenle kutlandı. Bundan sonra da askerlik vazifesine devam eden Gazi Osman Paşa, 14 Mart 1878 tarihinde Hassa Ordusu müşavirliğine getirilmiştir. 5 Kasım 1878’de Mabeyn müşiri olmuş, vefatına kadar bu görevde kalmıştır. 18781885 arasında Seraskerlik (Genelkurmay Başkanı) yapan Gazi Osman Paşa, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda, başmüfettiş sıfatıyla harekâtı yürütmek üzere savaş yerine gönderilmiştir. Gazi Osman Paşa, 5 Nisan 1900 günü, 68 yaşında vefat etti. Türbesi, Fatih Camii avlusundadır.

Osman Paşa’nın vefatı tüm dünyada olduğu gibi Rus basınında da kendisine yer buldu. Rus gazeteleri paşanın vefatını şu satırlarla duyurmuştu: “Geçen gün Türkiye’nin en tanınmış simalarından birisi vefat etti: Rusya’da yeteri kadar bilinen Gazi Osman Paşa. Askerî hizmetleri, bilhassa kararlı Plevne savunması için kendisine verilmiş olan ‘Gazi’ ünvanı yenilmezliği ifade ediyor.”


 Plevne’yi alelade bir harpten farklı kılan unsurlardan biri de hiç kuşkusuz -o günün şartlarında bir buluş olarak nitelendirilen- tahkimat sistemidir. O güne dek toprağın üstünde, üzerlerine yerleştirilen malzemeyle tahkim edilen siperler, Plevne’de toprağın içine kazılmıştı. Dışarıdan bakıldığında nal şeklinde ve tekmiş gibi görünen bu siperler, yer altından birbirlerine bağlanmıştı. Sahra tahkimatında, büyük bir buluş olarak değerlendirilen bu siperler, Mühendis Tevfik Paşa’nın eseridir. Devrin en meşhur askerî otoritesi sayılan Mareşal Moltke: “Osman Paşa’nın yaptığı yenilik bundan sonra istihkam fenninde kuşatma usulünü değiştirmeyi icap ettirecektir.” der. (Hakan Seyfettin Yükselen, “Plevne Müdafaası”)

Çıkış Harekâtı Başlıyor!

Elindeki erzakın ancak kısa bir süre yeteceğini anlayan ve teslim olmakla huruç (çıkış) harekâtında bulunma şıklarıyla karşı karşıya kalan Osman Paşa, yapılan müzakerelerden sonra huruç hareketine karar verdi. 10 Aralık sabahı ordusunu ikiye ayırdı ve muhasara hattının yakınına kadar sokulup Rusların bulunduğu ilk istihkâmlara saldırdı. Plevne’ye Osman Paşa’nın emri altında teğmen rütbesiyle katılan Alman asıllı İngiliz vatandaşı Frederick William Von Herbert, son yarma harekâtını şu sözlerle tasvir ediyordu: “Hiçbir şey düşman siperlerine yapılan bu saldırı kadar şiddetli olamazdı. Askerler durmadan ateş ediyorlardı, önümüzdeki düşmana yağmurlar gibi kurşun yağdırarak hızla ilerliyorduk. Birlikler, devamlı ve sesli bir şekilde şu Arapça ifadeyi tekrar ediyorlardı: ‘Bismillahirrahmanirrahim!’ Bu haykırış, taburdan tabura yayılıyor, heceler, saldıran askerlerin attıkları adım ile uyum içersinde ahenkle kesilip, yeniden başlıyordu.”

Ordusunu ikiye ayırdıktan sonra birinci grubun başında harekete geçen Osman Paşa, Rus istihkâmlarını dağıtmayı başardı ise de planın farkına varan düşmanın müdahalesi, ikinci grubun mevzilerden çıkmasına imkân vermedi. Bu durum karşısında yoğun bir ateş altında kalan Osman Paşa, geri çekilmek isterken atı vuruldu, kendisi de yaralandı. Neticede huruç harekâtı püskürtülmüştü. Üstüne üstlük, Plevne ordusu da önden ve arkadan kuşatılmıştı. Bu durum karşısında Osman Paşa, mukavemetin imkânsızlığını gördü ve maiyetinde bulunan kumandanların ısrarı sonucu teslim olmaya karar verdi. Osman Paşa ile birlikte 48.338 asker teslim olurken 6 bin şehid verildi, Rus tarafının kayıpları ise 1700 kişiydi.

Plevne’den çıkışa o gün şahit olanlardan biri de gazetesi adına orada bulunan Daily News muhabiriydi. Yaklaşık beş aydır geçilemeyen Plevne kahramanı Osman Paşa, tüm dünyada olduğu gibi o gün orada bulunan herkes için en önemli merak konusuydu. Daily News muhabiri de bu meraklı bekleyiş içerisinde o gün gördükleri ve duyduklarını şu tarihî sözlerle ifade ediyordu:

Düşmanı Dahi Takdir Etti

“…(Türkler tarafından çekilen) beyaz bayrak göründüğünde, ordumuzun içinde bir vaveylâ koptu. Bu, tüm hüzünlü meydanımıza dağılan mutluluğun bağrışmasıydı… Köprüye yakın bir yerde yanında birkaç subay ile duran General Skobelev, beyaz bayrak salladılar. Bu dostluk işaretine Türkler sopaya sarılmış beyaz bir bez parçası ile karşılık verdiler. Daha sonra köprüyü geçip başlarında Skobelev’in bulunduğu süvarilere yaklaştılar. General Skobelev’in tercümanı ile kısa bir konuşmadan sonra Osman Paşa’nın geldiği söylendi ve her iki süvari geri çekildi.

“Herkes şaşkınlık içersinde: ‘Osman Paşa’nın kendisi geliyor!’ diye bağırdı.

“Subaylardan biri asil bir çıkışla haykırdı: ‘Her halükarda ona hatırı sayılır bir karşılama yapacağız.’

“Bir başkası, ‘Evet, hepimiz ona saygımızı ifade edeceğiz, askerler ise saygı duruşunda bulunacaklar.’ dedi.

“Üçüncüsü: ‘O, şüphesiz büyük bir savaşçı, kahramanca kendisini savundu.’ dedi.

“General Skobelev: ‘O, çağımızın büyük bir generali, çünkü vatanının şerefini kurtardı. Elini sıkıp bunu ona söyleyeceğim.’ dedi.

“Birden bir bağrışma koptu: ‘İşte o, geliyor!’

“İki süvari ellerinde beyaz bayrakla tekrar yaklaştılar. İçlerinden biri Osman Paşa’nın karargâh komutanı Tevfik Bey’di. Herkes çok şaşırmıştı. Bu oldukça genç görünen yüz, Osman Paşa’nın sağ kolu olan, onun savunması ve organizasyonunda önemli rol oynamış olan insana aitti. Garip ama bu bir gerçekti. Tevfik Bey tamamen yaklaştığında bizim taraftan herkes onu takdir etti. O, durdu ve bir dakikalığına sustu. Daha sonra güzel bir aksanla yavaş ve sanki kelimeleri ararcasına Fransızca konuşmaya başladı.

“Dedi ki: ‘Osman Paşa…’ cümlesini tamamladıktan neredeyse on saniye sonra, bir söz daha ekledi: ‘Yaralı.’ Hazır bulunan herkes bunu ilk kez öğreniyor ve üzüntüsünü ifade ediyordu.

‘Umarım düşündüğümüz kadar tehlikeli değildir!’ dedi General Skobelev.

“Karşılık: ‘Bilmiyorum.’ oldu.

“Daha sonra ‘Ekselansları şimdi nerede bulunuyorlar?’ diye sordu.

“Tam olarak köprünün arkasında duran küçük evi göstererek ‘İşte orada.’ diye cevap verdi Tevfik Bey.

Rus kumandanlardan biri: ‘Osman Paşa şanlı bir savunma yaptı. Ona, bir asker olarak çok saygı duyuyoruz.’ demişti.

“…Osman Paşa faytona binip Plevne’ye döndükten sonra biz de köprünün arkasına geçtik… Birden ‘Osman!’ diye bağrışmalar duyuldu. Prens Nikolay Nikolayeviç, faytona yaklaştı ve her iki komutan tek bir söz söylemeden birbirinin yüzüne bir süre baktı.

Ardından prens, elini uzatıp Osman Paşa’nın elini sıkarak şöyle dedi: ‘Plevne savunmanız sebebiyle sizi tebrik ediyorum. Bu, tarihteki en ünlü savaş taktiklerinden birisi.’ Osman Paşa hüzünlü bir şekilde gülümsedikten sonra yarasına aldırmadan, bir şekilde ayağa kalktı ve bir şeyler söyledikten sonra tekrar oturdu. Rus subayları hepsi bir ağızdan defalarca ‘Bravo! Bravo!’ diye bağırdılar. Plevne kahramanına hayret ve sempati ile bakmayan tek bir Rus subayı yoktu.

“13 Aralık öğlen vakti çar, Plevne girişini savunan cepheye ulaştı… Ardından herkes Plevne’ye geçti. Etrafı yüksek duvarlar ile çevrilmiş olan küçük bir evde kahvaltı hazırlanmıştı. Arkasından bir sessizlik çöktü ve Osman Paşa geldi. Kalabalık arasında ilerlemesine yardım ederlerken, karargâh subaylarının her biri onu saygıyla karşıladı ve ‘Bravo Osman!’ diye bağırdılar. Osman Paşa, çarın bulunduğu odaya girdikten sonra çar, elini sıkarak Plevne’yi kahramanca savunmasından dolayı kılıcının kendisine geri verilmesini emretti.”

Osman Paşa, Plevne’den sonra Ukrayna’nın Harkov şehrinde üç ay kadar (17 Aralık 1878-19 Mart 1879) Çar II. Aleksandr’ın misafiri olarak Bella Vue Oteli’nde ikamet etti.

Osman Paşa ile birlikte teslim alınan Osmanlı askerleri, Rusya’nın farklı şehirlerine nakledilirken 14 bin kişilik kısmı ise Harkov şehrine getirilmişti. Plevne düştükten sonra, şehre giren Rus ve Rumen askerleri hem gayrimüslim hem de Müslüman ahalinin mallarını yağma etmiştir.

Osman Paşa’nın Asker Kimliği

Asıl adı Osman Nuri’dir. Gazi Osman Paşa, 1832 yılında Tokat’ta doğdu. Babası, İstanbul kereste gümrüğünde kâtip olan Mehmed Efendi, annesi Şakire Hatun’dur. Ailenin tek erkek çocuğu olan Osman, henüz 7-8 yaşlarındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a babasının yanına gitti. Önce Beşiktaş Askerî Rüşdiyesi’ne, daha sonra 1844’te dayısının ders nazırı bulunduğu Askerî İdadî’ye yazıldı. Mekteb-i Harbiye’yi 1853 yılında bitirdi. Kırım Harbi çıktığı için asteğmen rütbesiyle gittiği savaşta üsteğmenliğe yükseldi ve savaş sonrasında, Erkân-ı Harb eğitimini tamamladı. Kadastro usulünde haritanın yeniden çizilmesi gibi teknik bir hizmette sivrildi. Zamanın ordularında görülmeyen, münhasıran Türk ordusuna mahsus bir kariyer izlemiştir. Suriye’de başlayan ayaklanma sebebiyle Cebel-i Lübnan’da, 1866’da Girit İsyanı’nda adadaydı. Buralarda temayüz etti, yani başarılarıyla göze çarptı. Ardından Yemen’de mirlivalığa (tuğgeneralliğe) çıktı. İki yıl sonra Rumeli’deydi. Sancak dediğimiz Yenipazar tümen komutanı, İşkodra ve Bosna komutanlıkları, ardından tekrar Niş ve Vidin komutanlıkları ve Sırp prensliğinin 2 Temmuz 1876’da Osmanlı’ya savaş ilân etmesi dolayısıyla sıcak harbin kahramanlığına yükseldi. Rusya’nın var gücüyle ve komutanlarıyla destekliği Sırbistan’ı ve gönüllü müttefikleri üst üste yendi, asıl şöhreti burada kazandı.

 Kıtalarını emsalsiz bir idare ve irade kuvvetiyle kullanan Osman Paşa, muhasaranın ilk gününden beri mütemadiyen Plevne’yi zorlayan Ruslara bir karış bile yer vermemişti. O, aç susuz ve hatta şiddetli soğuklara rağmen bir kısmı kaputsuz olan askerleriyle Türklerin kale müdafaasındaki ananevî kahramanlığını temsil etmişti… (Ziya Şakir, “Plevne”)
Prens Nikolay Nikolayeviç, Osman Paşa’ya demişti ki: “Plevne savunmanız sebebiyle sizi tebrik ediyorum. Bu, tarihteki en ünlü savaş taktiklerinden birisidir.”

ıı Kaynaklar: M. Metin Hülagü, “Plevne Muharebeleri”, DİA, Cilt: 34, İstanbul 1994; Mahir Aydın, “Doksan üç Harbi 18771878 Osmanlı-Rus Savaşı”, DİA, Cilt 9, İstanbul 1994; Remzi Çavuş, “İngiliz Basınında Plevne Savunması (19.07.187710.12.1877)”, VakanüvisUluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Mart 2016, Yıl 1, No: 1, s. 169; Frederick William Von Herbert, Plevne Müdafaası, Çev. Ali Kurdoğlu, İzmir 1990; L. İ. Naroçnitskaya, “Vstupitelnaya Statya” Rossiya i Natsionalnoosvoboditelnaya Borba na Balkanah 1875-1878, Moskova 1978; V. P. Turba, Geroi n Deyateli Russko-Turetskoy Voynı 1877-1878 gg, Petersburg 1878; BOA, HR.SYS.01327, s. 4.


https://www.edergim.com/yedikita-dergisi/sayi-124.html

https://yedikita.com.tr/

Not: Plevne’den Çıkış // SAYI: 124 (Aralık 2018) alıntıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here