MEDİNE MÜDAFAASI VE FAHREDDİN PAŞA

Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı askerleri Hicaz bölgesinde, Medine-i Münevvere’yi İngilizlere karşı savunuyorlardı. Ayrıca, Mekke Emîri Şerif Hüseyin, 1908 yılında İstanbul’dan ayrıldığı andan itibaren bir taraftan devleti aldatıp “Gönüllü toplayacağım.” diye aldığı 60 bin altınla topladığı adamları isyan için hazırlamakta; bir taraftan da Fransız ve bilhassa İngilizlerden hesapsız para ve silah alarak devleti arkadan vurmak için teşkilâtlanmaktaydı. Bu gelişmeler üzerine, 23 Mayıs 1916’da Fahreddin Paşa’ya denetleme görevi verilerek, seçtiği subaylarla birlikte Medine’ye gitmesi emredildi. Paşa, 31 Mayıs tarihinde Medine’ye geldi. Gelişinden beş gün sonra, 5 Haziran 1916’da Şerif Hüseyin isyanının çıkmasıyla isyan bölgesinde göreve başladı. Böylece askerleri ve subayları ile birlikte büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar devri başlamıştı.

Medine’de bütün zor şartlara rağmen müdafaa büyük bir aşk ve şevkle devam etmekteydi. Medine’yi kuşatan asker sayısı 50 bin, Hicaz bölgesindeki Osmanlı askerlerinin sayısı ise 15 bin idi.

Bu sırada Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıkmış ve İtilaf Devletleri’yle Mondros Ateşkes (Mütareke) Anlaşması’nı imzalamıştı. Bu anlaşmanın 16. maddesine göre Medine’nin de teslim edilmesi gerekmekteydi. Anlaşma gereği Istanbul’dan, Sadrazam ve Harbiye Nazırı Ahmed İzzet Paşa’dan Fahreddin Paşa’ya Medine’yi teslim edip dönmesi emrediliyordu.

Fahreddin Paşa bu haberin askerler arasında duyulmasını istememişti. Fakat kırk sekiz saat içinde haber Medine’de yayıldı. Bunun üzerine Paşa, Kasım’ın üçüncü günü asker ve sivil görevlileri Harem-i Şerif’te topladı. Bilal-i Habeşi’nin minaresinden okunan ezandan sonra öğle namazı derin bir vecd içinde hep beraber kılındı. Namazını bitiren Fahreddin Paşa, ağır ağır yerinden kalkarak, Ravza-i Mutahhara’nın gümüş parmaklığı önünde, kendinden geçmişçesine bir sükûnet içinde bir müddet durup dua ettikten sonra, büyük bir al sancağı göğsüne dolayarak, emin ve yavaş adımlarla, burada bulunan cemaatin hayretle açılmış gözlerini görmüyormuş gibi, sessizce minbere çıktı. Peygamber Efendimiz’in sağlıklarında, aynı yerde konuşma yaptıkları sırada kullandıkları “Ey insanlar!” manasına gelen “Ey Nâs!” sözüyle konuşmasına başladı:

“Ey İnsanlar!.. Size bin üç yüz yıl öncenin, bu kubbeleri çınlatan ilâhî, mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübarek kabrinde diri olan Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa Sallâllâhu âleyhi ve sellem huzurunda yemin ederek diyorum ki; biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allâhü Teâlâ’nın izni ve onun Resul-i Ekrem’inin şefaati ile zerre kadar bezginlik ve usanma göstermeden mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz.

“İngiliz altınlarına karşılık, İslâm kanı dökmekten zevk alan düşmanlarımız Medine’nin Suriye ile tek bağlantı yolu olan demiryolunu çeşitli yerlerden kestikten sonra Bedevilerin şehre erzak getirmelerine engel oldular. Medine’yi zorla alacaklarını söyleyerek, şimdiden teslim olmamızı teklif ediyorlar.

“Ey İnsanlar! Malumunuz olsun ki, cesur ve kahraman askerlerim, bütün İslâm’ın sırtını dayadığı yer, manevî gücünün desteği, hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son mermisine, son damla kanına, son nefesine kadar korumaya ve savunmaya görevlidir.

“Buna Müslümanca, askerce söz vermiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve sonunda Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve Mescid-i Saâdet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınamayacaktır! Allâhü Teâlâ bizimle beraberdir. Şefaatçimiz onun Resulü, Peygamberimiz Efendimiz’dir

“Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş cesur Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlatlarım! Gelin Allâh’ın ve işte huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz peygamberinin karşısında hep beraber, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki: “Ya Resûlallâh, biz seni bırakamayız!”

Bu konuşmasından sonra yanına yaklaşan ak sakallı, ihtiyar bir Medineli: “Paşa!.. Sen artık bizdensin. Bizim gibi mücavirsin… Buradan ayrılamazsın… Nereye gitsen ruhun, kalbin yine burada kalır…” diyordu.

Fahreddin Paşa, Medine’ye ulaştığı andan itibaren derhal savunma tedbirlerini almaya başlamıştı. Aldığı askerî tedbirlerle güvenli bir bölge oluşturmayı başarmıştı. Bu çalışmalar devam ederken, Mekke üzerine bir sefer yapılarak oranın geri alınması planlanmıştı. Fakat askerin bir kısmı Kanal Harekâtı’na gönderilmiş olduğu ve yeterli mühimmat da bulunmadığı için Mekke üzerine sefer yapılamadı. Hatta Enver Paşa ile Cemal Paşa kendi aralarında yapmış oldukları yazışmalar neticesinde Medine’nin boşaltılmasına bile karar verdiler. Ve bunu Fahreddin Paşa’ya bildirdiklerinde ondan şu cevabı aldılar:

“Boşaltma emrine boyun eğmekle beraber Medine’nin anavatandan, bilhassa Filistin’den ayrı görülmesine ve demiryolunun birkaç yerde tahribe uğramış olmasından başka bir sebepten haberim olmadığı için böyle ansızın boşaltmaya karar verilmiş olmasına şaşırdım ve kesinlikle buna karşıyım. Eğer asıl maksat, buradaki kuvvetten kuzeyde faydalanmak ise acaba Medine için bir piyade alayı ile bir batarya olsun bağışlanamaz mı? Ve bu kuvveti yaşatabilecek kadar Medine’ye erzak gönderilemez mi? Son günlerde Benî Sâlim aşiretinden bazı kimseleri teşvik ettim. İngilizlerden aldıkları erzakı Medine’ye getirip satmaya başladılar. İbnürreşid ve İbnüsuud cihetine de tüccarlar sevk ettim. Oralardan da erzak getirtmeyi başaracağımdan çok ümitliyim. Benden yetki ve altın esirgemezseniz Hakk’ın inayeti ve Peygamberimiz’in ruhaniyeti ile burada uzun müddet yaşayabileceğime ümidim tamdır. Kısaca, kuzeyde Medine’yi elimizden kat’î surette düşürecek bir elim vaziyet henüz kendini göstermiş değilse, bu mukaddes şehri ve Hazret-i Peygamber Efendimiz’in Ravza-i Mutahhara’sını, mühim ağırlıkların sevkinden sonra, son dakikaya kadar muhafaza etmek istiyorum. Ecdadımızın Medine’ye, anavatanın kıblegâhına yerleştirmiş olduğu bayrağımızın bana kaldırttırılmamasını hürmetle rica ederim.”

Fahreddin Paşa’nın adeta yalvarırcasına yapmış olduğu bu istekler üzerine tekrar mesele görüşülmüş ve Medine’nin tahliyesinden vazgeçilmiştir.

Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a Nakli

Şerif Hüseyin’in, İngilizlerin de desteğiyle isyana başlaması, Ravza-i Mutahhara’da bulunan Mukaddes Emanetler’i de tehlikeye düşürmüştü. Bu emanetler arasında Peygamber Efendimiz’e ve ashabına ait pek çok mukaddes eşya bulunmaktaydı. Ayrıca Osmanlı padişahları “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin Hizmetkârları) unvanını aldıktan sonra her sene Ravza-i Mutahhara’ya çok kıymetli hediyeler gönderiyorlar ve bunların itina ile muhafazasını temin ediyorlardı. Madden ve manen paha biçilemez kıymette olan hediyelerin ve emanetlerin, isyancıların veya İngilizlerin eline geçme tehlikesi vardı. Fahreddin Paşa bütün mesuliyeti üzerine alarak, İstanbul’a gönderilmek üzere bu emanetlerin bütün vasıflarını gösteren zabıtlar tutturdu. Pek çok nüshası olan bu zabıtlar başta Fahreddin Paşa ve Şeyhü’l-Harem Ziver Bey olmak üzere toplam altı yetkili tarafından imzalandı. 30 parçadan oluşan; büyük elmaslar (Kevkeb-i Dürri), süslü şamdanlar, avizeler, askılar, yelpazeler ve çok kıymetli yazma eserlerin de bulunduğu bu eşyalar, içleri teneke kaplı kutulara yerleştirilerek Nebevî” damgasıyla mühürlendi. Şeyhü’l-Harem Ziver Bey başkanlığındaki bir heyetle 14 Mayıs 1917’de Medine’den, 2 bin askerin koruması altında 1917’de sağ salim İstanbul’a ulaştırılmıştır.

Fahreddin Paşa, bu Mukaddes Emanetler’i İstanbul’a göndermek suretiyle bütün Müslümanlara büyük bir hizmette bulunmuş ve tarihinin büyük kıymete sahip bir hazinesini kurtarmıştır.

Açlıktan Çekirge Yediler

Medine müdafaası sırasında, açlık ve hastalıklarla da mücadele diyordu. Yeterince beslenemeyen askerlerin sıhhatleri bozuluyor. İspanyol nezlesi denilen hastalık askerleri kırıp geçiriyordu. Fahreddin Paşa askerlerin et ihtiyacını temin için, çekirgenin yenilip yenilemeyeceğine dair uzun bir araştırmadan sonra bir beyanname yayınladı. Böylece, askerlerin açlığını gidermesi için, çekirgenin yenilebileceğini ilan etti.

Medine’yi Ağlaya Ağlaya Teslim Etti

Kızıldeniz’de bulunan bir İngiliz torpidosu mütarekeyi ve Medine’yle alâkalı şartlarını Fahreddin Paşa’ya bildirmiş fakat bir cevap alamamıştı. Fahreddin Paşa böyle bir teslimiyeti kabul etmediği gibi askerlerin ve halkın bunu duyup da maneviyatlarının bozulmaması için derhal bütün telgraf tellerini kestirmiştir. Fahreddin Paşa’nın şehri teslim etmemesi üzerine İstanbul Hükûmeti tarafından Yüzbaşı Ziya, bir mektupla Medine’ye gönderildi. Yüzbaşı, Medine’ye ulaşınca paşa tarafından kabul edildi; fakat bu haberin duyulmasına mani olmak için, orada kaldığı müddet zarfında, bir odada kapalı tutuldu ve kimseyle görüşmesine izin verilmedi.

Fahreddin Paşa, bu emre rağmen Medine’nin teslimine yanaşmıyor; Yüzbaşı Ziya ile İstanbul’dan gönderilen mektubun kendisine hitap etmediğini ve “Peygamberimiz’in türbesinin muhafızı sıfatıyla görevine ancak padişah tarafından son verilebileceğini söylüyordu. Paşa, kendisine Medine’yi teslim etmesi gerektiğini söyleyenlere şu şekilde cevap veriyordu: “Burası yalnız bir kale değil, Medine’dir. Kucağında Peygamberimiz’in mukaddes türbesini taşıyan Medine-i Münevvere’dir. Onu İslâm’ın halifesine ve yüksek efendilerine karşı olan küçük bir haydut şebekesine ve bir İngiliz yüzbaşısına teslim edemem!” Medine kalesi isyancılar tarafından kuşatıldığı bir sırada hükümet, kalenin tahliyesini teklif ettiğinde ise Fahreddin Paşa: “Takdîr-i ilâhî, rızâ-yı peygamberî ve pâdişâh iradesi meydana gelinceye kadar Medine müdafaası devam edecektir.” demiştir.

Bu arada İngilizler şehrin ve kalenin teslimi için devamlı surette Osmanlı Hükümeti’ni sıkıştırıyorlardı. İngilizler, Medine teslim edilmezse boğazlardaki istihkâmların tamamen tahrip edilebileceğini söylüyor,  Fahreddin Paşa teslim olmadığı takdirde daha başka “ciddi sonuçlar” ortaya çıkabileceğine dair hükümete durmadan nota veriyorlardı.

Fahreddin Paşa ile görüştükten sonra geri dönen Yüzbaşı Ziya’nın vermiş olduğu bilgilere göre, Medine’yi savunan erler tamamen bitkin bir haldeydi ve kendilerine günlük 80 gram un, bir miktar hurma, pirinç ve bazen az miktarda et verilebiliyordu. Hastalıklar had safhadaydı, hatta bir birliğin 19 neferinden 18’i İspanyol nezlesi yüzünden yatağa düşmüştü.

Yüzbaşı Ziya’nın anlattığına göre, padişahtan bir irade çıkmış olsa bile Fahreddin Paşa Medine’yi teslim etmeyecektir. Çünkü padişahın bu emri İngilizlerin baskısıyla vereceğini düşünüyordu. Fahreddin Paşa’nın son savunma hattı Ravza-i Mutahhara olacak; pasa, kendi ifadesiyle, bu mukaddes mekânı asilere veya İngilizlere bırakmaktansa daha önceden buraya yığdırmış olduğu mühimmatı havaya uçurmayı tercih edecektir. Bütün bu zorluklara ve tehditlere rağmen Medine’nin müdafaası devam ediyordu.

İngilizler baskılarını iyice artırmışlardı. Böylece Medine’ye ikinci bir heyetin gönderilmesine karar verildi. Sadece padişahın iradesiyle teslim olabileceğini bildiren Fahreddin Paşa’nın azledilip yerine yeni bir kumandan tayini kararlaştırıldı ve bu hususta bir irade-i seniyye (padişah emri) hazırlandı. İstanbul’dan bu emirle beraber bir albay ve Adalet Bakanı Haydar Bey (Haydar Molla) Medine’ye gönderildiler. Bu heyet Medine’ye ulaştığında da Fahreddin Paşa teslime yanaşmadı. Fakat kendi subaylarının baskıları sonunda teslim olmayı kabul etti. Bildirilen teslim şartlarına göre yirmi dört saat içinde Fahreddin Paşa teslim olacaktı.

Belirlenen hareket saati geldiğinde paşa, nefesleri kesilmiş gibi duran her rütbeden silah arkadaşlarına sarılarak arabasına bindi ve emektar şoförüne “Harem-i Şerif’e!..” emrini verdi. Herkes Fahreddin Paşa’nın, ayrılmadan önce veda ziyaretini yapacağını zannediyordu. Fahreddin Paşa ise ziyaretini bir türlü bitirip de ayrılamıyordu.

En sonunda yaveri ile emir subayına dönerek:

“Burada kalacağız!” dedi. “Biz artık buralı olduk!.. Herhangi bir mücavir (Dünyanın dört bir tarafından gelip de ayrılamayarak, ömürlerinin sonuna kadar Medine’de, Harem-i Şerif yakınında Müslümanlar) gibi… Ravza-i Mutahhara civarından ayrılamayız. Onun sefaatine sığınıyoruz.” dedi ve teslim olmak yerine Mutahhara’daki bir medresede hazırlanan yatağına girerek ömrünün sonuna kadar burada kalmak istediğini ve bir yere gitmeyeceğini söyledi. Peygamber Efendimiz’in mübarek kabrinin parmaklıklarına sarılarak yüzünü gözünü süre süre: “Ben seni bırakamam!” diyor, ağlıyordu…

Anlaşma gereği Fahreddin Paşa’nın derhal teslimi gerekmekteydi. Neticede Fahreddin Paşa, ne kadar gitmek istemediyse de kendisiyle görüşmeye gelen kumandan vekili Albay Necib Bey ve yanındakiler tarafından ansızın tutuklanarak 13 Ocak 1919 tarihinde Hâşimi Karargâhı’na teslim edilmiştir. 2 yıl 7 ay süren Medine müdafaasının ardından Medine’de 400 senedir devam eden Osmanlı hâkimiyeti sona ermişti. Yıllar sonra, kendisinin de söylediği gibi bu, ömründe kabul ettiği ilk teslimiyettir. Fakat paşa, şehri teslim etmeden önce kılıcını, kendi eliyle Ravza-i Mutahhara’ya gözyaşları içinde takdim etmiştir… Böylece, Mondros Mütarekesi’nden sonra yetmiş iki gün daha Medine’yi ve Ravza-i Mutahhara’yı askerleriyle beraber kahramanca müdâfaa eden Fahreddin Paşa tarihe “Medine Müdafii (Savunucusu) Fahreddin Pasa” olarak geçmiştir.

kanaynaklar: Naci Kâşif Kıcıman. Medine Müdafaası-Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı, 1971: Feridun Kandemir, Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası, İstanbul 2008; Salâhi R. Sonyel. “İngiliz Belgelerine Göre Medine Müdâfii Fahreddin Paşa”,

No:143, s. 333-375. Ankara 1972: Süleyman Yatak. Fahreddin Müdafaasi, 1990 (Basılmamış Doktora Tezi) Not: Çamlıca Basım yayın tarafından kitap olarak hazırlanmaktadır; Ömer Faruk Şerifoğlu, Fahreddin – Paşa’nın el yazısı defteri, Tarih ve Toplum, s.97, 1992.

Tarih Bizi Çağırıyor

Editörler: Osman Doğan – Selman Kılınç

Not: Bu yazıdaki her şey alıntıdır. Kendi düşüncemi ifade etmemiş olup, sadece kitaplardaki ilginç gördüğüm yerleri paylaşıyorum.

Keyifli okumalar.

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here